Sevgiller Günü’nün kısa tarihçesi

“Sevgi kişinin kendi bütünlüğünü, bireyselliğini koruyarak gerçekleştirdiği birliktir.” Erich Fromm

Tüm dünyada ‘aşkın günü’ olarak kutlanan ‘14 Şubat Sevgililer Günü’, insanların birbirine olan sevgisini çiçekler, kartlar, çikolata ya da özel bir yemek ile gösterme fırsatı buldukları bir gün. Sevgililer Günü tarihçesi

She and Girls Dergisi, Moda Dergisi, Alışveriş Dergisi.

Instagram Hesabımız

Kökeni Roma dönemine gidecek kadar eski olan bu özel günü, 21. yüzyıl metalaştırması ve kapitalizm ile birleştirdiğimizde anlamını basitleştirmiş oluruz.

Sevgililer günü; modern toplumlarda popüler kültürün bir parçası haline gelmiş ve medya sayesinde de tüketim günü olarak ilan edilmiştir. Hediyeleşme, sevginin bir göstergesi değildir elbette, ama bir temsili neden olmasın ki!

Toz pembe bulutlar üzerinde yaşamak istediğimiz aşklarımızı bir meta gibi herkesin gözlerinin önünde ve abartılı bir şekilde gösterme telaşına düşünce, bu özel günün anlamı yitirildi mi? Piyasanın bir ürünü haline getirilmeye çalışılan bu özel gün nereden geliyor? Ne zaman kutlanmaya başladı?

Sevgililer Günü, çok eski bir gelenektir. Aziz Valentine’ ın isim babası olduğu bugünün öyküsü, III. Yüzyıl’a kadar gitmektedir. İmparator II. Claudius, Roma’yı yönetirken kendi katı kurallarını uyguluyor ve erkeklerin iyi bir asker olabilmelerinin şartını bekar olmalarına dayandırıyordu.

Orduya katılacak asker bulamayınca bütün nişan ve düğünleri yasakladı. Aziz Valentine ise bu sırada Roma’ da papazlık yapıyordu. Valentine ise evlenmenin Tanrı’nın insan için planladığı şeylerden biri ve ayrıca dünyanın amacı olduğuna inandığı için gizli şekilde insanları evlendirmeye, Aziz Marius ile devam ediyordu.

Kısa bir süre sonra İmparator bu durumu öğrendi ve olanlar oldu. Aziz Valentine insanları evlendirmeye devam ettiği için yakalandı ve hapse atıldı. Cezası ise sopa ile dövülerek öldürülmekti.

Rivayete göre hapiste Valentine gardiyanın kızına aşık oldu ve 14 Şubat’ta idama götürülürken kıza “Senin Valentine’ın” imzalı bir aşk mektubu gönderdi. Günümüzde, Sevgililer Günü’nde insanların birbirine kart göndermesinin kökeni olarak da bu gösterilmektedir. Sopa ile dövülerek öldürülen Aziz Valentine M.S. 270 yılının 14 Şubat’ında Hıristiyan şehitliğine gömüldü.

Aynı zamanlarda Roma’daki putperestler, Luepercalia Bayramı adı verilen ve üç gün süren bir festival yapıyorlardı. ‘Doğurganlık tanrısı Februata Juno’ şerefine gerçekleşen festival, Şubat ayının ortasına denk geliyor, baharın resmi başlangıcını da müjdeliyordu.

Kutlamaların parçası olarak erkekler bir kutunun içine atılmış kağıtlardan kızların ismini çekiyordu. Festival boyunca bu eşleşmede bir araya gelen çiftler sevgili oluyor, hatta evleniyordu.
Daha sonraki yüzyıllarda kilise pagan kutlamalarını bitirmek istedi. Şenlikleri yasakladı ya da yerlerine Hıristiyan versiyonlarını getirdi.

Aziz Valentine, Hıristiyanlığın simgesi olan sevgi ve evlilik kuramı ile kişiselleştirildi. Luepercalia Bayramı arifesinde öldürülmesi de Hıristiyanlık ve Roma kültlerinin birleştirilmesini sağladı.

İlk resmi Aziz Valentine günü, Papa Gelasius tarafından 496 yılında 14 Şubat’ta ilan edildi.

Sevgililer Günü olarak ilan edilen tarihten günümüze geçen, yüzlerce yıl içerisinde bu özel gün sadece batı kültüründe değil, bütün kültürlerde kutlanmaktadır. 20. yüzyıl buluşları ile daha büyük kitlelere ulaşan bugünün kısa tarihini okuduktan sonra size bir soru sormak isterim.

Aşklarını okuduğunuzda ya da duyduğunuzda sizi en çok etkileyen aşıklar, kimlerdir? “Nazım ile Piraye mi, Nazım ile Vera mı, Nazım ile Münevver mi…” günümüz toplumunu tüketici toplum olarak görsek de Nazım ve aşklarından da anlaşılacağı gibi ‘aşk’ kimin gözünde görüyorsak oradadır.

Peki, hangisi? “Orhan Veli ve Nahit Fıratlı mı?”, “John Lennon ve Yoko Ono mu?”, “Marilyn Monroe ve Arthur Miller mi?”, “Ahmed Arif ve Leyla Erbil mi?”, “Dante ve Beatrice mi?”, “Frida ve Diego mu?”, “Hürrem Sultan ve Kanuni mi?”, “Yıldız Kenter ve Şükran Güngör mü?”, “Sadri Alışık ve Çolpan İlhan mı?”, “Kleopatra ve Antonius mu?”, “Leyla İle Mecnun mu?”, “Yahya Kemal ve Celile Hanım mı?”, “Tomris Uyar ve Turgut Uyar mı?” sayabileceğimiz onlarca isim var.

Belki de sizin için “en büyük aşk” ailenize ya da size aittir. Herkes bu hayat hikayesinin içinde birer oyuncu. İmrenerek dinlediğimiz bu aşk hikayelerinin kahramanlarından biri de neden biz olmayalım? Sevgi, bir insanın içinde yaşamak ve sevdiğimizi içimizde yaşatmaktır.

Sizi siz olduğunuz için seven, özsaygınızı zedelemeyen, ilgi alanlarınıza ve özgürlüğünüze saygı gösteren, aşkın karşılıklı kendini gerçekleştirme süreci olduğunun farkında olan biri varsa yanınızda sıkıca sarılın ona. Sevgililer Günü’nde unutmamız gereken bir diğer kişi de kendimiziz aslında. Meister Eckhart’ ın sözleri, kulağımıza küpe olacak nitelikte:

“Eğer kendinizi severseniz başkalarını da kendiniz kadar seversiniz. Bir başkasını kendinizi sevdiğinizden daha az seviyorsanız, kendinizi sevmekte gerçek bir başarı sağlayamazsınız. Fakat kendiniz de dahil herkesi bir severseniz, bu kişi hem tanrı hem insandır. Böylece, kendini ve diğerlerini aynı şekilde seven kişi yüce ve dürüst bir kişidir.”

Franz Kafka ve tek aşkı Milena

“Neden senin odanda duran ve seni bütünüyle gören mutlu bir dolap değilim?” diyen ve aşkı bir kişide bulan Kafka, benim için yüzyılın aşığıdır.

Prag’da 1919 yılının bir sonbahar gününde, Kafka ile Milena tanışır. Oldukça karışık bir dönemde tanışmışlardır. Milena, Praglı aristokrat bir ailenin kızıdır. Alman bir Yahudi olan birine aşıktır ve ailesi buna ısrarla karşı çıkmasına rağmen Milena aşkından vazgeçmemiştir.

Babası tarafından bir sinir kliniğine kapatılmıştır ve eşi Ernest Polak ile aralarının pek de iyi olmadığı bir dönemde Almanca eserleri Çekçeye çevirmek amacıyla Kafka ile tanışmışlardır. İki yıl boyunca aralarında bu basit konu münasebetiyle mektuplaşmışlardır.

Aralarında çok basit bir sebepten dolayı meydana gelen bu ilişki daha sonra büyük bir aşka dönüşmüşse de aralarında ki mesafe bir araya gelmelerine engel olmuştur. Evet mutlaka içinizden bu mektupları okumuş olanlarınız vardır ve gayet tabi Kafka bir mektubunda Milena’ya “artık gelme”demektedir.

Bu “gelme” sanıldığının aksine bir anlam taşır. Artık mektup yollama Milena demek istemiştir. Öyle ki hastalığının sorumlusu olarak da Milena’yı görür. Çift birbirlerini çok az görmelerine rağmen büyük bir aşk yaşamışlardır.

Milena’dan bu karşılıklı yazdıkları mektupları yakmasını istemiştir hatta vasiyetinde de bunu dile getirmesine rağmen yakın arkadaşı Max Brod bu isteği yerine getirmemiştir ve dolayısıyla mektuplar günümüze kadar ulaşmıştır. Kafka ile Milena kavuşamamıştır. Mektuplarda filizlenip büyüyen bu aşkın sonu vuslat olamamıştır.

“Sevgili Bayan Milena’ ya,

Size önce Prag’dan, ardından da Meran’ dan yazdığım kısacık mektuplarıma kesinlikle cevap beklemiyordum
Umduğum gibi karşılık yazmadınız da sevinmem gerek. Sessiz kaldığımız her gün iyi olduğumuzun işaretidir. bu yüzden sevinmem gerek ki, iyi olduğunuzu bildiğim için…

Seni kaybetmekten o kadar çok korkuyorum ki Milena. Bazen düşünüyorum da eğer gerçekten insanlar mutluluktan ölebilselerdi benim çoktan ölmüş olmam gerekecekti.

Sıdıka Sarpen

Sevgililer Günü tarihçesi

She and Girls Şubat 2021 Sayısı Gençlik Dergisi Girls Hediyesiyle Dergiliklerde!