Sanatında estetiği izleyenleri büyüleyerek aşılayan, Balerin, Oyuncu, Yönetmen, Koreograf Sanatçısı, Seda Özgiş’i tanımaktan mutluluk duyuyoruz. Böylesine çok yönlü sanatçı ile başarı yolundaki adımlarını konuştuk. Seda Özgiş Balerin Koreograf Oyuncu
She and Girls Dergisi, Moda Dergisi, Alışveriş Dergisi.
“Benim için dans, oyunculuk, koreografi ya da hareket tasarımı birbirinden bağımsız alanlar değil; aynı sorunun farklı biçimlerde araştırılmasıdır: Beden ne anlatır ve insan, bedeni aracılığıyla kendisini nasıl ifade eder? Klasik bale ile başlayan eğitimim bu anlamda benim için çok önemli bir temel oluşturdu. Bale bana yalnızca teknik bir disiplin kazandırmadı; bedenin sınırlarını tanımayı, tekrarın dönüştürücü gücünü, ayrıntıya duyarlı olmayı, mekânı ve zamanı algılamayı öğretti.”
“Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndaki dans eğitimimin ardından oyunculuk ve yönetmenlik alanında ilerlemek, benim için aslında disiplin değiştirmekten çok, aynı araştırmanın başka bir kapısından içeri girmekti. Çünkü oyuncunun bedeni de dansçının bedeni gibi bir anlatı alanıdır.”
“Bale bana kök verdi; modern dans özgürlük alanımı genişletti; oyunculuk bedene psikolojik ve dramaturjik bir katman ekledi; koreografi bütün bu bilgileri yapılandırmayı öğretti; hareket tasarımı ise bütün bunları başka sanatçıların kurduğu dünyalarla buluşturdu.”
Röportaj: Banu Çelik

Balerin, Oyuncu, Yönetmen, Koreograf Sanatçısı, Seda Özgiş She and Girls Dergisi Kapak Röportajı Eylül 2026
She and Girls okuyucularına sizi yakından tanıtmak isteriz. Klasik bale eğitimiyle başlayan, modern dans, oyunculuk, fiziksel tiyatro, koreografi ve hareket tasarımına uzanan sanat yolculuğunuzdan bahseder misiniz?
Sanat yolculuğumu tek bir disiplinin içerisinde tanımlamak benim için hiçbir zaman yeterli olmadı. Çünkü benim için dans, oyunculuk, koreografi ya da hareket tasarımı birbirinden bağımsız alanlar değil; aynı sorunun farklı biçimlerde araştırılmasıdır: Beden ne anlatır ve insan, bedeni aracılığıyla kendisini nasıl ifade eder? Klasik bale ile başlayan eğitimim bu anlamda benim için çok önemli bir temel oluşturdu. Bale bana yalnızca teknik bir disiplin kazandırmadı; bedenin sınırlarını tanımayı, tekrarın dönüştürücü gücünü, ayrıntıya duyarlı olmayı, mekânı ve zamanı algılamayı öğretti. Bedenin bir enstrüman olduğunu çok erken yaşta öğrendim. Ancak zaman içerisinde bu enstrümanın yalnızca estetik bir mükemmellik üretmek için kullanılmasının bana yetmediğini fark ettim. Bedenin kusurunu, ağırlığını, tereddüdünü, öfkesini, kırılganlığını ve hafızasını da merak etmeye başladım. Modern dansla karşılaşmam bu açıdan benim için önemli bir kırılmaydı. Klasik balenin dikeyliği, kontrolü ve idealize edilmiş beden anlayışının yanında modern dans bana ağırlığı, yerçekimini, düşmeyi, nefesi, zemini ve bedenin daha organik olan tarafını araştırma imkânı verdi. İstanbul Aydın Üniversitesi Drama& Oyunculuk Reji Yüksek Lisansı aldığım koreoloji eğitimi ise beden, mekân, zaman ve hareket arasındaki ilişkiye daha analitik bir gözle bakmamı sağladı. Sonrasında oyunculuk eğitimiyle birlikte beden araştırmam başka bir boyut kazandı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndaki dans eğitimimin ardından oyunculuk ve yönetmenlik alanında ilerlemek, benim için aslında disiplin değiştirmekten çok, aynı araştırmanın başka bir kapısından içeri girmekti. Çünkü oyuncunun bedeni de dansçının bedeni gibi bir anlatı alanıdır. Aradaki temel farklardan biri, o bedenin artık yalnızca hareket etmemesi; bir karakterin düşüncesini, geçmişini, ilişkilerini, arzularını ve çatışmasını da taşımasıdır. Bugün geldiğim noktada kendimi yalnızca koreograf ya da yalnızca hareket tasarımcısı olarak tanımlamıyorum. Kendimi daha çok beden üzerinden dramaturji araştıran bir sanatçı olarak görüyorum. Bir oyunda hareket tasarlarken benim için soru “Burada nasıl güzel bir koreografi yapabiliriz?” değil. Öncelikle “Bu beden şu anda ne biliyor, ne saklıyor, neyi söyleyemiyor ve seyirciye bunu nasıl hissettirebiliriz?” sorusu geliyor. Dolayısıyla yıllar içerisinde yaptığım şeyin aslında bir disiplinler arası geçişten çok, bedenin farklı anlatım biçimlerini araştırmak olduğunu düşünüyorum. Bale bana kök verdi; modern dans özgürlük alanımı genişletti; oyunculuk bedene psikolojik ve dramaturjik bir katman ekledi; koreografi bütün bu bilgileri yapılandırmayı öğretti; hareket tasarımı ise bütün bunları başka sanatçıların kurduğu dünyalarla buluşturdu. Bugün hâlâ öğrenmeye devam ediyorum. Çünkü beden hakkında çalıştıkça, aslında bedenin hiçbir zaman tamamıyla çözülemeyecek kadar büyük bir arşiv olduğunu daha iyi anlıyorum.

Balerin, Oyuncu, Yönetmen, Koreograf Sanatçısı, Seda Özgiş She and Girls Dergisi Kapak Röportajı Eylül 2026
Kendinizi anlatırken kullandığınız “Kökler ve Kanatlar” metaforu çok etkileyici. Bir yanıyla disiplin, köklere bağlılık ve sağlam bir teknik; diğer yanıyla değişim, dönüşüm ve özgürlük… Siz kendi sanat hayatınızda bu iki tarafı nasıl dengeliyorsunuz?
“Kökler ve Kanatlar” benim için aslında bir denge metaforundan çok, birbirini mümkün kılan iki hâli ifade ediyor. Çünkü kök olmadan kanatların nereye uçacağını bilemezsiniz; fakat yalnızca kökte kalırsanız da ağacın bütün potansiyelini gerçekleştirmesine izin vermemiş olursunuz. Klasik bale benim köklerimden biri. Çok güçlü bir teknik disiplinin içerisinden geldim. Bedenin nasıl hizalanacağını, nasıl kontrol edileceğini, bir hareketin nasıl tekrar tekrar çalışılarak rafine edileceğini öğrendim. Fakat zaman içerisinde şunu fark ettim: Teknik, sanatın kendisi değildir; sanatın gerçekleşebilmesi için sahip olduğunuz araçtır. Benim için gerçek özgürlük de tam burada başlıyor. Tekniği terk ederek özgürleşmek değil, tekniği içselleştirerek onun ötesine geçebilmek. Bir dansçının beşinci pozisyonu kusursuz yapabilmesi elbette değerlidir. Fakat benim için asıl ilginç olan, o bedenin neden beşinci pozisyonda durduğudur. O bedenin o anda ne taşıdığıdır. Bir hareketin anatomik olarak doğru olmasıyla dramaturjik olarak doğru olması aynı şey değildir. Sanat hayatımda köklerimi hiçbir zaman reddetmedim. Tam tersine, köklerimin bana sağladığı disiplin sayesinde deneysel alanlara girebildim. Çünkü sınırlarını bildiğiniz bir formu dönüştürmekle, formu hiç bilmeden özgür olduğunuzu düşünmek arasında çok büyük bir fark var. Kanatlar ise merakımı temsil ediyor. Yeni bir disipline yaklaşabilme cesaretini, bilmediğim bir alanda yeniden öğrenci olabilmeyi, hata yapabilmeyi ve yıllardır bildiğim doğruları gerektiğinde sorgulayabilmeyi… Sanatçı için belki de en tehlikeli şey, kendi başarılarının konforunda yaşamaya başlamaktır. Bir yönteminiz işe yarıyorsa onu tekrar etmek kolaydır. Ama sanatın canlı kalması için insanın zaman zaman kendi konfor alanını bozması gerekir. Bu nedenle benim “Kökler ve Kanatlar” anlayışım şöyle özetlenebilir: Köklerim beni sabit tutmuyor; daha uzağa uçabilmem için bana güç veriyor.

Balerin, Oyuncu, Yönetmen, Koreograf Sanatçısı, Seda Özgiş She and Girls Dergisi Kapak Röportajı Eylül 2026
Hareket tasarımı, tiyatroda yalnızca estetik bir unsur değil; karakterin iç dünyasını, çatışmalarını, arzularını ve dönüşümünü beden üzerinden anlatan güçlü bir dramaturjik araç. Bir karakterin söyleyemediklerini hareketleriyle anlatmasını sağlarken nasıl bir yaratım sürecinden geçiyorsunuz?
Hareket tasarımına hiçbir zaman metnin üzerine sonradan eklenen bir “hareket süsü” olarak yaklaşmıyorum. Hareket, benim için dramaturjinin kendisine ait bir katman. Bir karakter sahnede konuşurken yalnızca söylediklerinden ibaret değildir. Sözcüklerin altında başka bir beden konuşur. Bazen oyuncu “Seni seviyorum” derken beden “Sana güvenmiyorum” diyebilir. Bazen hiçbir şey söylemez ama omuzlarının pozisyonu, nefesinin ritmi, bir başka bedene yaklaşma biçimi ya da ondan kaçışı, metnin söylemediği çok daha büyük bir hikâyeyi anlatabilir. Bu nedenle bir karakter için hareket tasarlamaya başladığımda ilk yaptığım şey hareket üretmek değildir. Önce karakteri anlamaya çalışırım. Metni, dramaturjiyi, karakterin ilişkilerini, geçmişini ve sahnedeki dönüşümünü incelerim. Ardından şu sorular üzerinden düşünmeye başlarım: Bu karakter dünyayla nasıl temas ediyor? Ağırlığını nereye bırakıyor? Yakınlıktan mı kaçıyor, yalnızlıktan mı? Bedenini koruyor mu, açıyor mu? Kontrol mü ediyor, teslim mi oluyor? Bedenin alışkanlıkları benim için çok önemli. Çünkü insanın karakteri çoğu zaman büyük jestlerden önce küçük fiziksel alışkanlıklarında görünür. Birinin başını çevirme biçimi, yürürken ayağını yere bırakma şekli, nefesini tutması, otururken kendine ne kadar alan açtığı bile karakter hakkında bilgi taşıyabilir. Burada oyuncuyla kurduğum çalışma süreci de çok önemli. Oyuncuya “Şimdi şöyle yürü” demek yerine, çoğu zaman onun bedenini belirli bir durumla karşılaştırmayı tercih ederim. Çünkü hareketin yalnızca dışarıdan biçimlendirilmesini değil, içeriden doğmasını isterim. Benim için iyi hareket tasarımı, seyircinin “Ne güzel hareket etti” demesinden önce, “Bu karakter neden böyle hareket ediyor?” sorusunu hissettirmelidir. Bir başka önemli konu da sessizliktir. Hareket tasarımında her anı hareketle doldurmak gerektiğine inanmıyorum. Bazen bir bedenin hareketsizliği, en yoğun koreografidir. Bir karakterin hareket etmeyi bırakması, geri çekilmesi ya da yalnızca nefesinin değişmesi, sahnedeki bütün koreografik yapıdan daha güçlü olabilir. Dolayısıyla benim çalışma yöntemimi bir bakıma bedenin dramaturjisini okumak ve yeniden yazmak olarak tanımlayabilirim. Metin sözcüklerle yazılmışsa, hareket de bedenle yazılan ikinci bir metindir. Benim görevim, bu iki metnin birbirini tekrar etmesini değil, birbirini derinleştirmesini sağlamak.

Balerin, Oyuncu, Yönetmen, Koreograf Sanatçısı, Seda Özgiş She and Girls Dergisi Kapak Röportajı Eylül 2026
Yirmi yılı aşkın süredir sahne sanatlarının farklı alanlarında üretiyorsunuz. Klasik bale gibi güçlü bir disiplinin içinden gelip zamanla daha özgür, deneysel ve çağdaş ifade biçimlerine yönelmek size insan olarak da neler öğretti?
Sanat bana öncelikle insanın kendisini hiçbir zaman tamamlanmış bir varlık olarak görmemesi gerektiğini öğretti. Klasik bale eğitimi çok erken yaşta insana disiplinle ilişki kurmayı öğretir. Tekrar vardır, sabır vardır, başarısızlık vardır, bedeninizin size “bugün yapamıyorum” dediği günler vardır. Ve ertesi gün yeniden stüdyoya girersiniz. Bu, yalnızca dans eğitimi değildir; hayatla kurulan ilişkinin de bir biçimidir. Fakat yıllar içerisinde disiplinin başka bir yüzünü keşfettim: Disiplin yalnızca kendini kontrol etmek değildir; gerektiğinde kontrolü bırakmayı da öğrenmektir. Klasik eğitim bana formu öğretti. Sonraki yıllarım ise formun içerisinde kaybolmadan onu nasıl kırabileceğimi öğretti. İnsan olarak da bunun çok karşılığını gördüm. Çünkü yaşamın belli dönemlerinde hepimiz kendimize tanımlar koyuyoruz: “Ben buyum”, “Ben bunu yaparım”, “Ben böyle bir insanım.” Oysa sanat sürekli olarak bu cümlelerin sonuna bir soru işareti koyuyor. Bir dönem dansçı olarak kendimi tanımladım. Sonra oyunculukla ilgilendim. Yönetmenlik eğitimi aldım. Koreografi yaptım. Hareket tasarladım. Eğitim verdim. Ve her yeni alan, bir önceki kimliğimi yok etmek yerine onu yeniden yorumladı. Bugün geriye baktığımda, disiplinler arasında geçiş yapmış olmaktan çok, aynı bedenin farklı sorularını takip etmiş olduğumu düşünüyorum. Ayrıca sahne bana başarısızlıkla kurduğum ilişkiyi de değiştirdi. Sanatta her şeyin kontrol edilemeyeceğini kabul etmek zorundasınız. Bazen çok iyi çalıştığınız bir iş istediğiniz karşılığı bulmaz. Bazen çok inandığınız bir proje ertelenir. Bazen çok emek verdiğiniz bir şey görünmez kalır. Bazen de hiç beklemediğiniz bir çalışma başka bir yerde karşılık bulur.
Bütün bunlar insana şunu öğretiyor: Değerinizi yalnızca dışarıdan gelen alkışla ölçemezsiniz. Elbette görülmek, takdir edilmek, ödüllendirilmek hepimiz için önemli. Ben de bundan bağımsız değilim. Fakat zaman içerisinde sanatçının asıl meselesinin görünür olmak değil, söyleyecek bir şeyi olduğu sürece üretmeye devam etmek olduğunu öğrendim. Belki de yirmi yılı aşkın sürenin bana verdiği en büyük ders şu: İnsan değişmekten korkmamalı. Çünkü değişmek, kendine ihanet etmek değil; kendini daha geniş bir alanda yeniden tanımaktır.

Balerin, Oyuncu, Yönetmen, Koreograf Sanatçısı, Seda Özgiş She and Girls Dergisi Kapak Röportajı Eylül 2026
Bir hareket tasarımcısı ve kadın olarak, kadınların kendi bedenleriyle kurduğu ilişkiye dair ne söylemek istersiniz? Kendimizi bedenimiz üzerinden değil, bedenimizle birlikte yeniden keşfetmenin yolu sizce nereden geçiyor?
Kadın bedeninin tarih boyunca yalnızca kadının kendisine ait bir alan olmadığını düşünüyorum. Kadın bedeni; toplum, kültür, aile, moda, medya, sanat, erkek bakışı ve yaş alma biçimleri tarafından sürekli tanımlanan, denetlenen ve yorumlanan bir alan oldu. Bedenimiz bize ait olmasına rağmen, onunla nasıl görünmemiz gerektiğini, nasıl hareket etmemiz gerektiğini, ne kadar yer kaplayabileceğimizi, ne zaman genç, ne zaman güzel, ne zaman çekici, ne zaman “fazla” olduğumuzu söyleyen çok fazla dış ses var. Bu nedenle kadınların bedenleriyle kurduğu ilişkinin yalnızca estetik bir mesele olmadığını düşünüyorum. Bu aynı zamanda özgürlük ve özne olma meselesi. Hareket alanında çalıştığım için bedeni çok uzun zamandır içeriden gözlemliyorum. Beden yalnızca aynada gördüğümüz görüntü değildir. Beden aynı zamanda hafızadır. Travmalarımızı, alışkanlıklarımızı, korkularımızı, arzularımızı, yaşadığımız deneyimleri taşır. Dolayısıyla bedenimizi değiştirmeye çalışmadan önce onu dinlemeyi öğrenmemiz gerektiğine inanıyorum. “Kendimi nasıl daha güzel gösterebilirim?” sorusunun yanına zaman zaman başka sorular koymalıyız: Bedenimde nasıl hissediyorum? , Nerede rahatım? , Nerede kendimi küçültüyorum? , Nerede özür diler gibi hareket ediyorum? , Nerede gerçekten yer kaplıyorum? Bence kadın bedeninin özgürleşmesi biraz da buradan geçiyor. Çünkü bedenimizi sürekli olarak düzeltilecek bir proje gibi gördüğümüzde, kendimizle sürekli bir savaş halinde oluyoruz. Oysa bedenimiz bizim düşmanımız değil. Onunla birlikte yaşadığımız, dünyayı deneyimlediğimiz ve kendimizi ifade ettiğimiz en temel varlığımız. Dans eğitimi de bana bedenin yalnızca görünüşten ibaret olmadığını öğretti. Güç, koordinasyon, nefes, ritim, denge, düşebilme ve yeniden ayağa kalkabilme… Bunların hepsi bedenin zekâsının parçalarıdır. Özellikle kadınlar için yaş alma meselesinin de burada yeniden düşünülmesi gerektiğine inanıyorum. Kadın bedeninin değerini gençlikle eşitleyen anlayış çok eksik ve acımasızdır. Oysa yaş alan beden yalnızca değişen bir beden değildir; biriken deneyimin, hafızanın ve bilginin bedenidir. Ben bedenle mücadele etmek yerine bedenle müzakere etmeyi daha doğru buluyorum. Kendimizi bedenimiz üzerinden değil, bedenimizle birlikte yeniden keşfetmek belki de tam olarak budur: Aynaya baktığımızda yalnızca nasıl göründüğümüzü değil, kim olduğumuzu ve bu bedenin bizi bugüne kadar nelerden geçirerek getirdiğini de görebilmek. Belki de en önemlisi, kadın bedeninin sürekli seyredilen bir nesne olmaktan çıkıp yeniden kendi hikâyesinin öznesi hâline gelmesi. Benim için bedenin gerçek özgürlüğü, kusursuz görünmek değil; kendi varlığının içinde özgürce hareket edebilmek.

Balerin, Oyuncu, Yönetmen, Koreograf Sanatçısı, Seda Özgiş She and Girls Dergisi Kapak Röportajı Eylül 2026
Sahne sanatları alanında farklı projelerde yer aldınız ve bu çalışmalarınızla çeşitli yapımlarda adaylıklar ve ödüller elde ettiniz. Bu tür ulusal ve uluslararası platformlarda takdir edilmek sizin için ne ifade ediyor? Birden fazla üretim üzerinden gelen bu görünürlük, sanat pratiğinize ve üretim motivasyonunuza nasıl yansıyor?
Bir sanatçı için ürettiği işin görünür olması elbette çok değerli çünkü sahne sanatları doğası gereği kolektif ve geçici bir alan. Bir eser, prova sürecinde aylarca, bazen yıllarca emek verilerek var oluyor; ardından seyirciyle buluştuğu anda başka bir canlılığa kavuşuyor ve o anın içerisinde yaşanıyor. Dolayısıyla bir çalışmanın iz bırakması, hatırlanması ve farklı platformlarda değerlendirilmesi benim için öncelikle o emeğin görünürlük kazanması anlamına geliyor. Ancak ödül ve adaylık kavramıyla kurduğum ilişkiyi yalnızca kişisel bir başarı üzerinden değerlendirmiyorum. Bir işin aday gösterilmesi ya da ödüllendirilmesi, aynı zamanda o sanat dalının ve o üretim biçiminin görünürlüğünü artırıyor. Özellikle hareket tasarımı gibi tiyatronun içerisinde hâlâ zaman zaman ikinci planda değerlendirilebilen bir alanın, bağımsız bir sanatsal ve dramaturjik disiplin olarak görünür olması benim için çok önemli. Hareket tasarımı yalnızca sahnede “güzel görünen” hareketler üretmek değildir. Bedenin dramaturjisini kurmak, oyuncunun karakterine fiziksel bir hafıza kazandırmak, sahnenin ritmini ve mekânsal ilişkilerini oluşturmak, topluluğun enerjisini yönetmek ve bazen metnin söylemediği şeyi beden aracılığıyla anlatmaktır. Dolayısıyla bir hareket tasarımının adaylık ya da ödül aracılığıyla görünür olması, benim kişisel üretimimin ötesinde, bedenin tiyatrodaki anlatı gücünün de görünür olması anlamına geliyor. Elbette insan olarak takdir edilmekten mutlu oluyorum. Bunun aksini söylemek samimi olmaz. Emek verdiğiniz bir işin meslektaşlarınız, jüriler, eleştirmenler ya da seyirciler tarafından fark edilmesi insana güç veriyor. Özellikle uzun ve yoğun bir üretim sürecinden geçtiğinizde, “Bu çalışma görülmüş” duygusunun çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Fakat zaman içerisinde şunu da öğrendim: Bir sanatçının değeri aldığı ödüllerin toplamından ibaret değildir. Ödül, bir dönemeçtir; sanat pratiğinin kendisi ise çok daha uzun bir yolculuktur. Bazen çok inandığınız bir iş ödül almaz, bazen hiç beklemediğiniz bir çalışma çok güçlü bir karşılık bulur. Bu durum bana sanatın matematiksel bir başarı sistemi olmadığını öğretti. Sanatsal değeri yalnızca ödül üzerinden ölçmeye başladığınız anda, üretiminizin yönünü de dışarıdan gelen beklentilere teslim etme riskiniz var. Benim için görünürlük ancak üretimle birlikte anlamlı. Görünür olmak elbette yeni işlere, yeni iş birliklerine, farklı disiplinlerle karşılaşmalara ve daha geniş bir üretim alanına kapı açabiliyor. Fakat görünürlüğün kendisi benim nihai hedefim değil. Benim için asıl mesele, görünürlük arttıkça söyleyecek sözümün de derinleşmesi. Birden fazla üretimin ardından gelen adaylıklar ve takdirler bu nedenle beni durdurmaktan çok daha fazla araştırmaya teşvik ediyor. Çünkü her yeni çalışma, önceki çalışmanın devamı olmak zorunda değil; hatta bazen ondan bilinçli olarak uzaklaşmak gerekiyor. Kendimi tekrar etmek yerine, kendi yöntemlerimi sorgulamayı tercih ediyorum. Bugün bir çalışmamın ödüllendirilmesi beni mutlu ediyorsa, ertesi gün stüdyoya girdiğimde yine aynı soruyla karşılaşıyorum: “Şimdi ne söylemek istiyorum ve bunu daha önce söylemediğim hangi biçimde söyleyebilirim?” Sanırım sanatçı olarak beni üretmeye devam ettiren asıl motivasyon burada. Takdir edilmek güzel; görülmek çok değerli; fakat merak hâlâ en güçlü itici gücüm. Çünkü sanat hayatım boyunca şunu fark ettim: Ödüller bir eserin sonuna konulan bir nokta değil, bazen yeni bir sorunun başlangıç işaretidir. Ben de o sorunun peşinden gitmeyi tercih ediyorum.

Balerin, Oyuncu, Yönetmen, Koreograf Sanatçısı, Seda Özgiş She and Girls Dergisi Kapak Röportajı Eylül 2026
