‘’Bir ressam olarak doğdum’’ diyecek kadar kendisine güvenen bir sanatçı Frida Kahlo

Merhabalar;

Bir tarafı hep eksik kalacak, bu yazımda Frida Kahlo’dan bahsetmek istiyorum size. Neden eksik dediğimi yazının sonunda anlayacağınızı düşünüyorum. Neyi anlatmalıyım, neyi es geçmeliyim Frida ile ilgili karar vermek zor aslında. Frida Kahlo, ‘’Bir ressam olarak doğdum’’ diyecek kadar kendisine güvenen bir sanatçı, “Bir fahişe olarak doğdum” diyebilecek kadar cesur bir feminist, maddi durumu çok iyi bir ailesi olmasına rağmen eliyle her şeyi geri iten bir Komünist ve sürünürcesine yaşadığını bilmesine rağmen iflah olmaz bir aşık… Frida Kahlo hayatı ve cesur duruşuyla  ile biz kadınlara öncü isim olarak daima anılacaktır.

Biraz daha ayrıntılı anlatmam gerekir aslında onu. Resim denildiğinde kafasında koca güllerle bezeli figürüyle çoğumuzun hemen aklına gelen kaşları birleşik kadın o. Meksikalı Frida Kahlo doğum tarihini üç yıl gecikmeli olarak Meksika devrimine rastgelen 7 Temmuz 1910 olarak kabul etti. Macar Yahudisi fotoğrafçı baba ve Kızılderili asıllı annenin dört kız çocuğundan üçüncüsü olarak dünyaya geldiğinde ona “Magdalena Carmen Frida Kahlo Calderon” adını verdiler. 6 yaşında geçirdiği çocuk felci nedeniyle sağ bacağından engelli olmuş. Yıllarca geçirdiği hastalığın bıraktığı enkazı yaşayan Frida, tıp okumaya karar verdi. Çabalayan hırslı yanı tıp eğitimi için bir ilki başarmıştı. Çünkü Meksika’da Ulusal Hazırlık Okulu Tıp Eğitimi Bölümü’ne kabul edilen ilk kız öğrencilerden biriydi. Devrimin asi çocuğu tanımlamasına uymaz belki yaşam öyküsü ama devrimin güçlü kadınıydı Frida.

‘’Hep bir oğlum olsun istemiştim’’ diyen babasını mutlu etmek için erkek gibi davranan bir feminist düşünün, biraz tartışmalı bir konu Frida’nın feministliği. Bazı katı feministler Kahlo’nun bir feminist olamayacağını da savunuyor. Oysa sadece tabloları feminizmin birer kanıtı bence. Evet resimden çok anlamıyorum hatta orijinal tablolarını hiç görmedim. Ama gördüğüm dijital halleri kendi gerçekliğini tuvale yansıttığını söyleyen Frida’nın; kadınlık, doğum, kürtaj, cinsiyet rolleri ve daha nice sorunu cesaretle ve kendine has üslubuyla resmettiğini özellikle zamana göre çok ileride olabildiğini görebiliyorum. Nasıl bir yazar kelimeleri bir araya getirerek derdini kâağıt üzerine döküyorsa, Frida da boyayı, fırçayı ve renkleri araç edinmişti kendine. Resmettiği her bir Frida bir şekilde acı çekmekte olan bir kadın olarak yansıyor.

Katı geleneksel bir toplumda yaşayan, sadakatsiz bir eşe sahip, ciddi sağlık problemleri yaşamış, anne olmak istemiş ve olamamış bir kadının resmettikleri birçok kadının anlatamadıkları hayatı aslında bence. Her kadın gibi toplumun kurban rolü verdiğiydi, öteki idi. Ama köşesine çekilip acılarının öylece geçmesini beklemedi. Kendisi ile yüzleşirken aslında kadınlığı ile de yüzleşiyordu her fırçayla.

Frida’nın kendi tabiriyle hayatında “iki büyük kaza” vardır. Bu kazaların ilki 18 yaşında arkadaşıyla okuldan dönerken otobüsün tramvay ile çarpışması sonucu onu yatağa mahkûm etmiştir. Kazadan sonra çocuk sahibi olamayacağını öğrendiğinde hayali oğlu “Leonardo” için bir doğum belgesi hazırlar Frida. Bir kızı değil de oğlu olduğunu hayal ediyor olması, kendisinin de bir şekilde erkeğin üstün olduğu fikrini içselleştirmiş olduğunu düşündürebilir size. Ama iç dünyamızın karmaşıklığı hakkında o kadar çok bilinmezler var ki…
Yatağa bağımlı olduğu günlerde babasının aldığı fırça ve tuval, annesinin yatağının üzerine astığı ayna hayat vermişti Frida’ ya. Aynadan kendi aksine bakıp, gördüğü farklı yüzleri resmetmişti. Aynadaki kişi kendisinden çok uzakta ve bir o kadar da yakındı. Ne bir akım kaygısı vardı, ne de toplumda ressam olarak yer edinme. Yaşam öyküsünü yazan bir yazar gibi kendi portrelerini yapıyordu. Yatağa bağımlı bir bedenle olabildiğine özgür bir ruhun ortaya çıkardığı tezattır belki de onu bugün bildiğimiz kadın yapan.

Yaşaması bile bir mucizeyken, yürümeyi başarabilecek kadar inatçıydı ve asıl savaşı aslında bundan sonra başlamıştı. Frida yeniden hayata döndüğünde artık sanatı daha çok hayatında tutması gerektiğini biliyor ve gerçekten iyi şeyler yapıp yapmadığını öğrenmek istiyordu. Sanatı politikadan ayırmadan bu çevreye yakın olmaya, onlarla davetlere katılmaya başladı. Hatta 1929’da Meksika Komünist Partisi üyesi olmuştu.

Hikaye buradan sonra bazılarınıza ters düşebilir. Çünkü bazılarının feminizmi ile uyuşmaz Frida’nın aşkı. Kendisini aldatan bir kocaya, her şeye rağmen, tapmaktır Frida. Başa dönelim yine. İki büyük kazadan bahseder Frida, birincisini biliyoruz zaten. İkincisi ise Diego’dur. Aşık olduğu adam. Komünist, Ressam Diego Rivera. Kendisinden yirmi bir yaş büyüktü Diego. İki kez evlenmişti, çocukları vardı. Çapkınlığı ve sadakatsizliği ile tanınırdı. Birçok kişi gibi Frida’nın annesi de evliliğe karşı çıkıyor, aralarındaki ilişkiyi bir güvercin ile filin birlikteliğine benzetiyordu.
Birbirlerine aşıklardı fakat hep olur ya “ama” vardı ilişkilerinde. ‘’Çalkantılı’’ basit bir kelime belki ama evet ‘’çalkantılı bir aşk’’ idi onlarınki. Herkesin başarısız olacaklarına inandığı bir evlilik yaptılar, belki de herkesin başarısız olmasını istediği bir evlilik.

Birlikte büyük acılar yaşadılar; sağlık sorunları, düşük, mesleki başarısızlık, bazen karşılıklı sadakatsizlik. Bir dönem boşanırlar ancak ayrılık aşklarını bitiremez, yeniden evlenirler.

Onlarınki sadece aşk değildi; yoldaşlık, dostluk, annelik, babalık, çocukluk, meslektaşlıktı da. Birbirlerini “ülkenin en iyi ressamı” olarak nitelediler. Destek oldular birbirlerine. Başkalarının tenlerinde bulsalar bile dönem dönem kendilerini, hep birbirlerinde buldular huzuru ve huzursuzluğu, kısacası hayatın ta kendisini. Sağlık sorunları yaşarken de, kocasıyla olan fırtınalı ilişkisinde de, mutlu günlerinde olduğu gibi resim yapmaya devam etti Frida. Amerika’da ve Fransa’da sergilere dahil oldu.

Ülkesindeki ilk kişisel sergisinde yataktan çıkmaması öğütlenmişti, çareyi yatağı sergi salonuna taşıtmakta buldu. Öyle de güçlü, öyle de inatçı idi. “La Esmeralda” sanat okulunda öğretim üyeliğine başladığında sağlığı artık onu daha çok yoruyordu. Her şeye rağmen bildiklerini aktarma aşkı bünyesini ayakta tutuyordu. Ama 1950’de daha önce olduğu ameliyatlar onu tekrar hastaneye yatırdı. Frida burada 9 ay kaldı. Temmuz 1953’te Frida’nın sağ bacağını kestiler. Meksika’da ilk kişisel sergisini bu olaydan önce açmıştı. 13 Temmuz 1954’te Frida, acılarının üzerine başarılar ektiği hayatını akciğer embolisi nedeniyle kaybetti.

Ölümden sonrası için “Yatarak çok fazla vakit geçirdim, yakın sadece beni” diyerek yaşamın ölüm dahil tüm trajedilerine gülebilen bir kadındı. 13 Temmuz 1954’te gözlerini yumdu Frida. Gömülmedi, çok yatmıştı zaten yakıldı…
Saplantılı denebilecek kadar aşık bir kadındı Frida. Eğer boyun eğdiyse de aşk için boyun eğdi. Aynı hikayeye bakıp Frida’yı yenik ve güçsüz bulabilirsiniz ya da güçlü bir kahraman. Aynen onun aynı yüze bakıp, farklı kadınlar yaratması gibi. Gücü de, sırrı da belki buradadır.

Ben Frida’nın hikayesinden çok etkilendim, bu yazıyı yazmak için biraz daha araştırma yaptım ve daha çok yakınlaştım ona. Başta yazdığım eksiklik ifadesi aslında tamamlanmamış bir hayat duygusu verdi bana. Frida’nın hayatını anlatan filmi en kısa zamanda izlemek hayalimdeki karşılığını görmek istiyorum.  İnsan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesinde, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının artmasına yönelik bilinçlenmedir kanımca… Yeryüzünden emek vererek geçen tüm kadınların önünde saygıyla eğiliyorum…

Frida Kahlo hayatı

Etiketler:, , , , , , , ,

İlginizi çekebilir

Önceki yazı Sonraki yazı
0 shares