Klinik Psikoloji yüksek lisansını yüksek onur derecesiyle bitirerek klinik alanda uzmanlaşan Uzman Klinik Psikolog Selen Muratoğlu ile danışanlarına uyguladığı tedavi yöntemlerini ve psikolojiye dair her şeyi konuştuk. Selen Muratoğlu Uzman Klinik Psikolog
She and Girls Dergisi, Moda Dergisi, Alışveriş Dergisi.
“Beş binden fazla terapi seansı yürütmüş bir klinik psikolog olarak görüyorum ki birçok psikolojik zorlanmanın temelinde kişinin kendisiyle kurduğu ilişki yatıyor. Terapi sürecinde amacım, danışanın yalnızca daha iyi hissetmesi değil; kendisiyle daha sağlam, daha bilinçli ve daha şefkatli bir bağ kurmasıdır.
“Ben terapiyi, insanın içsel gücünü yeniden keşfettiği bir dönüşüm alanı olarak görüyorum ve mesleğimi bu bakış açısı ile icra ediyorum.”
Röportaj: Banu Çelik

Uzman Klinik Psikolog Selen Muratoğlu She and Girls Dergisi Kapak Röportajı Mart 2026
Öncelikle sizi tanıyarak başlayalım. Uzman Klinik Psikolog Selen Muratoğlu kimdir? Klinik psikoloji alanına yönelme süreciniz, eğitimleriniz ve bugün odaklandığınız çalışma alanlarınızdan kısaca bahseder misiniz?
İnsanı dinlemeye ve anlamaya duyduğum merak, mesleki yolculuğumun en temel motivasyonu oldu. Psikoloji benim için yalnızca bir akademik alan değil; insanın iç dünyasını, kırılganlıklarını ve güç kapasitesini anlamaya yönelik derin bir araştırma alanı. Lisans eğitimimi Bahçeşehir Üniversitesi İngilizce Psikoloji bölümünde tamamladım. Ardından Klinik Psikoloji yüksek lisansımı yüksek onur derecesiyle bitirerek klinik alanda uzmanlaştım. Şimdi ise Klinik Psikoloji alanında doktoraya başlamak için hazırlandığım bir süreçteyim. Bu süreç, psikolojik belirtilerin arkasındaki bilişsel yapıları, duygusal örüntüleri ve ilişkisel dinamikleri bilimsel bir çerçevede değerlendirmeyi öğretti. Mesleki gelişimim boyunca Bilişsel Davranışçı Terapi, Şema Terapi, Kısa Süreli Çözüm Odaklı Terapi ve mindfulness temelli yaklaşımlar başta olmak üzere farklı terapi ekollerinde eğitimler aldım. Her bir yaklaşım, insanı farklı bir perspektiften anlamamı sağladı. Bugün çalışmalarımda tek bir ekole bağlı kalmak yerine, eklektik bir yaklaşım benimseyerek bilimsel temelli ve danışanın ihtiyacına göre yapılandırılmış özel formülasyonlarla ilerliyorum. Çünkü her insanın hikâyesi, geçmişi ve psikolojik yapılanması benzersizdir. Tek bir yöntem kullanmak her danışanda yeterince işlevsel olmayabilir. Bana göre iyi bir terapistin alet çantasında her zaman farklı teknik ve yaklaşımlar olmalı ve tamamen danışanın hikayesine göre şekillenmiş bir teröpatik süreç ile seanslar yürütülmeli. Terapide benim için önemli olan, semptomu bastırmak değil; o semptomu ortaya çıkaran içsel sistemi anlamak ve dönüştürmektir.
Kaygı, depresyon, yas, özdeğer ve ilişkisel dinamikler özellikle odaklandığım alanlar. Çünkü bugüne kadar online ve yüz yüze olmak üzere Dünyanın birçok ülkesinde yaşayan danışanım oldu. Beş binden fazla terapi seansı yürütmüş bir klinik psikolog olarak görüyorum ki birçok psikolojik zorlanmanın temelinde kişinin kendisiyle kurduğu ilişki yatıyor. Terapi sürecinde amacım, danışanın yalnızca daha iyi hissetmesi değil; kendisiyle daha sağlam, daha bilinçli ve daha şefkatli bir bağ kurmasıdır. Ben terapiyi, insanın içsel gücünü yeniden keşfettiği bir dönüşüm alanı olarak görüyorum ve mesleğimi bu bakış açısı ile icra ediyorum.

Uzman Klinik Psikolog Selen Muratoğlu She and Girls Dergisi Kapak Röportajı Mart 2026
Çalışmalarınızda özellikle kaygı, özdeğer ve ilişkisel dinamikler öne çıkıyor. Bu alanlara yönelmenizin özel bir nedeni veya sizi etkileyen bir gözlem oldu mu?
Zamanla şunu fark ettim: Danışanlar farklı şikâyetlerle geliyor olabilir. Panik atak, tükenmişlik, anda kalamama, ilişki krizi ya da karar verememe… Ancak derine indiğimizde çoğu zaman üç temel tema karşımıza çıkıyor: Kaygı, özdeğer ve ilişkisel örüntüler. Çünkü hayatı bu üç tema üzerinden algılamayı öğreniyoruz. Kaygı genellikle kontrol ihtiyacının ve sürekli geleceği düşünüp aslında önlem almanın doğal bir sonucu yani zihnin hayatta kalma modu. Eğer geçmişte bir şekilde yaşam koşulları özdeğeri zedelenmişse kişi bugün sürekli “yeterli miyim?” sorusuyla yaşıyor. İlişkisel dinamikler ise bu iki alanın sahnesi oluyor. Yani kişi hem kendisiyle hem de başkalarıyla kurduğu bağda aynı inançları tekrar ediyor. Özellikle kadın danışanlarda dikkatimi çeken güçlü bir ortak nokta var: Çok yüksek sorumluluk alma eğilimi, kendini geri plana atma alışkanlığı ve aşırı fedakarlığın her zaman alkışlanması. Çocukluktan itibaren “uyumlu ol”, “fazla olma”, “yük olma” mesajlarını içselleştirmiş birçok kadın yetişkinlikte kaygıyla ve değersizlik yaşıyor ama bunun kaynağını kişilik zannediyor.
Oysa çoğu zaman mesele kişilik değil, öğrenilmiş bir hayatta kalma stratejisi. Bu üç alanı birlikte çalıştığınızda şunu görüyorsunuz: Kaygı azalıyor, özdeğer güçleniyor ve ilişkiler daha sağlıklı bir zemine oturuyor. Çünkü kişi artık korkularıyla değil, farkındalığıyla seçim yapmaya başlıyor. Elbette farklı temalara da odaklanıyoruz fakat en çok karşılaştığım bilişsel çarpıtmalar bu temalar üzerine oluyor. Biz de işe buradan başlıyoruz; devamında ise kişi terapide kendini tanıma yolculuğunda daha cesaretli ilerlerken ben de danışanlarıma bu süreçte eşlik ediyorum. Aslında kısacası benim bu dinamiklere yönelmem bir tercih değil; klinik tecrübelerimin doğal sonucu. İnsan kendisiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürmeden, dış dünyadaki ilişkilerini dönüştüremiyor.

Uzman Klinik Psikolog Selen Muratoğlu She and Girls Dergisi Kapak Röportajı Mart 2026
Günümüzde birçok kadın yüksek kaygı ve zihinsel yükle yaşıyor. Kadınlarda kronik kaygının en sık gördüğünüz psikolojik kaynakları neler?
Terapi odasında son yıllarda en sık karşılaştığım tablo “yüksek işlevli kaygı”. Dışarıdan güçlü, üretken ve kontrol sahibi görünen birçok kadın iç dünyasında sürekli alarm halinde yaşıyor. Psikolojik olarak bunun en temel kaynaklarından biri koşullu değer algısı. Erken yaşta öğrenilen “iyi olursam sevilirim”, “kusursuz olursam kabul görürüm” inançları zamanla içsel bir performans baskısına dönüşüyor. Kişi dinlense bile zihni dinlenemiyor. Bir diğer önemli faktör rol fazlalığı. Modern kadın aynı anda birçok kimliği kusursuz taşımak zorundaymış gibi hissediyor: başarılı, bakımlı, anlayışlı, güçlü, fedakâr… Bu görünmez beklenti yükü, zihinsel bir arka plan gerginliği yaratıyor. Nörobiyolojik açıdan baktığımızda ise kronik kaygı, sinir sisteminin uzun süre ‘tehdit var’ modunda kalmasıyla ilişkili. Sürekli tetikte yaşamak, kortizol seviyesini yükseltiyor ve beden gerçek bir tehlike olmasa bile alarm durumunu sürdürüyor. Yani aslında birçok kadın sadece psikolojik değil, fizyolojik olarak da yoruluyor. Ayrıca erken yaşta alınan aşırı sorumluluk da önemli bir etken. ‘Olgun’ olmak zorunda kalan kız çocukları, yetişkinlikte gevşemeyi bilmeyen kadınlara dönüşebiliyor. Kontrol bırakıldığında sanki her şey dağılacakmış gibi hissediliyor.
Klinik gözlemim şu:
Kronik kaygı çoğu zaman zayıflık değil; uzun süre güçlü kalmaya çalışmanın bedeli.
Bu nedenle terapi sürecinde kaygıyı bastırmak yerine şu soruyu soruyorum:
Bu kaygı hangi ihtiyacın sesi? Hangi sınırın ihlali?
Kadınlara şunu hatırlatmak isterim:
Sinir sisteminiz yorulmuş olabilir ama siz kırılgan değilsiniz. Dinlenmek, zayıflık değil; psikolojik olgunluğun bir göstergesidir.

Uzman Klinik Psikolog Selen Muratoğlu She and Girls Dergisi Kapak Röportajı Mart 2026
Özdeğer eksikliği ve kendini yetersiz hissetme teması danışanlarınızda nasıl ortaya çıkıyor? Özdeğeri güçlendirmek terapide nasıl bir süreç?
Özdeğer eksikliği çoğu zaman “ben değersizim” şeklinde ifade edilmez. Daha örtük bir biçimde ortaya çıkar. Sürekli kendini kanıtlama ihtiyacı, başarıya rağmen içsel tatminsizlik, ilişkilerde fazla fedakârlık, eleştiriye aşırı hassasiyet ya da onay arayışı… Bunların çoğu derin bir yetersizlik algısının dışa vurumudur. Özellikle kadın danışanlarda sık gördüğüm şey şu: Ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar, içlerinde sessiz bir “yeterli miyim?” sorusu hep var. Bunun yalnızca bireysel değil, kültürel bir boyutu da var. Bizim toplumumuzda çocukluktan itibaren öğretilen bazı mesajlar özdeğer algısını doğrudan etkiliyor.
“Sen kendini övme, başkaları seni övsün.”
“Misafire sakla.”
“Elalem ne der?”
Bu cümleler masum gibi görünse de çocuğun zihninde şu inancı inşa edebiliyor:
“Benim değerim benim hissettiğim bir şey değil; başkalarının onayladığı bir şey.”
Böyle büyüyen bir çocuk yetişkin olduğunda kendi başarısını küçümser, kendini takdir etmekten utanır, görünür olmaktan çekinir. İçsel değer algısı dış referanslara bağımlı hale gelir. Terapide özdeğer çalışması tam da bu noktada başlıyor. Önce iç eleştirel sesi fark ediyoruz. O ses kimin sesi? Ailenin mi, öğretmenin mi, toplumun mu? Ardından kişinin kendi iç sesiyle temas kurmasını sağlıyoruz. Özdeğeri güçlendirmek bir ‘pozitif düşün’ süreci değildir. Bu, içsel referans sistemini yeniden inşa etme sürecidir. Kişi yavaş yavaş şunları öğrenir:
• Kendi emeğini küçümsememeyi
• Başarıyı utanç duymadan sahiplenmeyi
• Hata yaptığında kendini değersizleştirmemeyi
• Onay aramak yerine kendini onaylamayı
En önemli dönüşüm şu oluyor:
Kişi artık “başkaları ne düşünür” sorusuyla değil, “ben ne hissediyorum?” sorusuyla yaşamaya başlıyor. Bu değişim başladığında özdeğer dışarıdan beslenen bir şey olmaktan çıkıp içeriden gelen bir güven haline dönüşüyor.

Uzman Klinik Psikolog Selen Muratoğlu She and Girls Dergisi Kapak Röportajı Mart 2026
İlişkilerde sınır koyma zorluğu özellikle kadınlarda çok yaygın. Sağlıklı sınır geliştirme sürecinde en kritik farkındalık sizce nedir?
Bence en kritik farkındalık şu; sınır koymak sevgisizlik değil, özsaygıdır. Birçok kadın sınır koymayı bencillik, kırıcılık ya da ‘kötü insan olmak’ ile eşleştiriyor. Oysa sınır koyamamak uzun vadede ilişkileri daha fazla yıpratıyor. Söylenmeyen her “hayır” içeride bir öfke birikimine dönüşüyor. Bastırılan ihtiyaçlar zamanla pasif agresif davranışlara, geri çekilmeye ya da ani kopuşlara yol açabiliyor. Terapide sınır çalışırken önce şunu fark ediyoruz; şişi gerçekten karşı tarafı mı koruyor, yoksa reddedilme korkusunu mu? Çoğu zaman sınır koyamamanın altında terk edilme, sevilmeme ya da “fazla olma” korkusu yatıyor. Yani mesele aslında ilişki değil; özdeğer ve güvenlik algısı. Sağlıklı sınır geliştirme sürecinde üç temel adım var; kendi ihtiyacını fark etmek, O ihtiyacı meşru görmek, suçluluk hissetmeden ifade edebilmek. Sınır koymak bir duvar örmek değildir; ilişkinin çerçevesini belirlemektir. Sınır, karşı tarafı dışlamak için değil, ilişkiyi sağlıklı tutmak için vardır. Ve şunu çok net söylüyorum; sizi kaybetmemek için sınırlarınıza saygı duyan kişi kalır. Sınır koyduğunuz için giden kişi ise zaten güvenli bir bağ değildi. Kadınlara en çok söylediğim cümle şu oluyor; ‘hayır’ demek sizi kötü yapmaz; sizi net yapar.
Tekrarlayan ilişki döngüleri (benzer partnerler, aynı hayal kırıklıkları) hangi psikolojik şemalarla bağlantılıdır? Bu döngüyü kırmak mümkün mü?
‘Farklı insanlar ama aynı hikâye.’ Bu tekrarlar tesadüf değildir. Çoğu zaman erken çocukluk döneminde oluşan temel ilişki şemalarımızın yetişkinlikte yeniden sahnelenmesidir. Kişi bilinçli olarak ‘mutlu bir ilişki’ isterken, bilinçdışı olarak tanıdık olan duyguyu seçer. Eğer çocuklukta sevgiyle birlikte belirsizlik, mesafe ya da eleştiri deneyimlenmişse, yetişkinlikte de benzer dinamiklere çekilmek şaşırtıcı değildir. Çünkü zihin için tanıdık olan güvenlidir; acıtsa bile. Sağlıklı olan ise bazen yabancı gelir. Terk edilme şeması olan biri duygusal olarak ulaşılmaz partnerlere yönelebilir. Duygusal yoksunluk inancı taşıyan biri yine ihtiyaçlarını tam karşılamayan ilişkilerde kalabilir. Değersizlik algısı güçlü olan bir kişi ise sevildiğinden emin olamadığı ilişkileri ‘tanıdık’ bulabilir. Burada mesele şanssızlık değil; bilinçdışı bir seçim örüntüsüdür. Bu noktada çok kritik bir farkındalık devreye girer. Çoğu kişi “Neden hep beni buluyor?” diye sorar. Oysa değişimi başlatan soru şudur: “Neden hep aynı şeyi seçiyorum?” Çünkü ders biz öğreninceye kadar devam eder. Yaşam bize aynı temayı farklı yüzlerle getirebilir; ta ki o örüntüyü fark edip dönüştürene kadar. İlişkiler tesadüf değil; çoğu zaman içsel inançlarımızın yansımasıdır. Öğrenilmiş olan her kalıp, yeniden yapılandırılabilir.

Uzman Klinik Psikolog Selen Muratoğlu She and Girls Dergisi Kapak Röportajı Mart 2026
Duygusal farkındalık ve duygu düzenleme becerileri ruh sağlığında neden bu kadar belirleyici? Günlük hayatta bunu geliştirmek için neler önerirsiniz?
Ruh sağlığının temelinde aslında çok basit ama güçlü bir beceri var: Duyguyu tanıyabilmek ve onu düzenleyebilmek. Çünkü bastırılan her duygu bir şekilde geri döner. Bazen kaygı olarak, bazen öfke patlaması olarak, bazen de bedensel belirtilerle… Duygusal farkındalık, “Ne hissediyorum?” sorusunu dürüstçe sorabilmektir. Duygu düzenleme ise “Bu duyguyla ne yapacağım?” sorusuna sağlıklı bir yanıt verebilmektir. Birçok insan duyguyu ya bastırmayı ya da kontrolsüzce dışa vurmayı öğreniyor. Oysa üçüncü bir yol var: Düzenlemek. Nörobiyolojik açıdan baktığımızda da bu çok anlamlı. Duygular limbik sistemde ortaya çıkar; ancak onları düzenleyebilmek için prefrontal korteksin devreye girmesi gerekir. Yani farkındalık, sinir sistemini sakinleştiren bir köprü görevi görür. Bir duyguyu isimlendirmek bile amigdala aktivitesini azaltabilir. Bu yüzden “Şu an öfkeliyim” demek bile düzenleyicidir. Günlük hayatta bunu geliştirmek için küçük ama etkili adımlar öneriyorum. Öncelikle duyguyu bastırmadan isimlendirmek: “Şu an kaygılıyım”, “Şu an kırıldım.” İkinci olarak, tepki vermeden önce kısa bir duraklama yaratmak. Üçüncü olarak da duygunun altında hangi ihtiyacın olduğunu sormak: “Anlaşılmak mı istiyorum, görülmek mi, dinlenmek mi?” Duygusal olgunluk, duygusuz olmak değildir. Aksine duygularla temas halinde kalabilmektir. Kendini düzenleyebilen bir zihin, daha sağlıklı ilişkiler kurar, daha bilinçli kararlar alır ve kriz anlarında dağılmak yerine toparlanabilir. Çoğu zaman insanlar güçlü olmak için duygularını bastırmaları gerektiğini düşünür. Oysa gerçek güç, hissettiğini inkâr etmeden ayakta kalabilmektir.
Sosyal medya, karşılaştırma ve onay ihtiyacı özdeğeri nasıl etkiliyor? Özellikle kadınların bundan psikolojik olarak korunması için önerileriniz neler?
Sosyal medya modern dünyanın vitrini. Ancak vitrine bakarak iç mekân hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapamayız. Sorun sosyal medyanın varlığı değil; onunla kurduğumuz ilişki. Karşılaştırma insan beyninin doğal bir eğilimidir. Ancak sürekli yukarı doğru karşılaştırma yaptığımızda — yani kendimizi hep daha başarılı, daha güzel, daha ‘mükemmel’ görünen kişilerle kıyasladığımızda — özdeğer dış referanslara bağımlı hale gelir. “Ben kimim?” sorusu yerini “Başkalarına göre neyim?” sorusuna bırakır. Özellikle kadınlar görünüş, beden, ilişki ve başarı üzerinden sürekli değerlendirilen bir kültürün içinde büyüyor. Sosyal medya bu değerlendirme mekanizmasını hızlandırıyor. Beğeni sayıları, yorumlar ve takipçi artışı bilinçdışı düzeyde bir onay sistemi oluşturuyor. Dopamin döngüsü devreye giriyor ve kişi fark etmeden dışsal geri bildirimlere bağımlı hale gelebiliyor.
Buradaki en kritik risk şu: Özdeğer içsel bir his olmaktan çıkıp, ölçülebilir bir performansa dönüşüyor. Psikolojik olarak korunmak için öncelikle farkındalık gerekiyor. Sosyal medyada gördüğümüz şeyin bir seçki olduğunu, hayatın tamamını yansıtmadığını hatırlamak önemli. Kimse kırılganlığını, başarısızlığını ya da sıradan anlarını vitrine koymuyor. İkinci olarak, iç referans sistemini güçlendirmek gerekiyor. Gün sonunda şu soruyu sormak: “Bugün kendimle ilgili neyi takdir ediyorum?” Bu basit soru, değeri dışarıdan değil içeriden üretmeye başlatır. Ve belki de en önemlisi, zaman zaman dijital mesafe koyabilmek. Sürekli maruz kalmak sinir sistemini yorar. Zihin karşılaştırmaya doyamaz; ama ruh yorulur. Sosyal medya detoksu yapabilir veya günlük sosyal medya kullanım sürenizi belirleyerek kontrollü bir şekilde ilerleyebilirsiniz. Günlük olarak koyulan bu sınırlamalar sosyal medyanın hayatınıza olan etkisini azaltmaya yardımcı olacak ve gerçeklik algınızın daha sağlıklı bir hal almasını destekleyecektir. Kadınlara özellikle şunu söylemek isterim: Görünür olmak değerli olmak demek değildir. Beğenilmek sevilmek demek değildir. Ve takip edilmek, beğenilmek, tanınmak ya da alkışlanmak öz değerin bir ölçüsü değildir.

Uzman Klinik Psikolog Selen Muratoğlu She and Girls Dergisi Kapak Röportajı Mart 2026
Terapi sürecinde danışanların en çok zorlandığı aşamalar hangileri oluyor? Değişim sürecinde direncin rolünü nasıl açıklarsınız?
Terapi sürecinde en zorlayıcı aşamalardan biri aslında terapiye başlama kararıdır. “Evet, bir sorun var ve ben bununla tek başıma baş etmekte zorlanıyorum” diyebilmek ciddi bir içgörü ve cesaret gerektirir. Birçok insan bu eşiğe kolay gelmez. Genellikle en zorlandığı, artık baş edemediği noktada başvurur. Oysa terapi yalnızca çok kötü olduğunuzda başlanan bir süreç değildir. Terapi, kriz müdahalesi kadar; kendini tanıma, geliştirme ve psikolojik dayanıklılığı artırma alanıdır. Ne yazık ki toplumda hâlâ terapiye gitmenin ‘zayıflık’ ya da ‘sorunlu olma’ göstergesi olduğuna dair yanlış inançlar var. Bu algının kırılması gerekiyor. Psikolojik destek almak, ruhsal hijyenin bir parçasıdır. Nasıl ki fiziksel sağlığımız için doktora gidiyorsak, ruh sağlığımız için de destek almak son derece sağlıklıdır. Sürecin ilerleyen aşamalarında ise en zorlayıcı kısım yüzleşme olur. Danışanlar yaşadıkları problemi anlatmaya hazır olabilir; ancak o problemin altında yatan inançları, korkuları ve tekrar eden örüntüleri görmek kolay değildir. “Ben de bu döngünün bir parçasıyım” diyebilmek önemli bir eşiktir. Direnç tam da burada devreye girer. Ben direnci kırılması gereken bir şey olarak görmem. Direnç çoğu zaman değişime karşı bir inat değil, zihnin kendini koruma mekanizmasıdır. İnsan tanıdığı kalıpları bırakmak istemez; çünkü tanıdık olan, acı verse bile güvenlidir. Bilinmezlik ise tehdit gibi algılanır. Terapide güvenli bir ilişki kurulduğunda, kişi yavaş yavaş o korkunun arkasına bakmaya cesaret eder. Değişim çoğu zaman dramatik bir karar anıyla değil, küçük ama tutarlı farkındalıklarla gerçekleşir. Otomatik tepkiler yerini bilinçli seçimlere bırakmaya başlar. Terapi hızlı bir ‘iyi hissetme’ süreci değil; sürdürülebilir bir yeniden yapılanma sürecidir. Ve zorlanmak, sürecin başarısızlığı değil, derinleştiğinin göstergesidir.
Son olarak; kaygı, özdeğer ve ilişki zorlukları yaşayan She and Girls okurlarına terapötik bakış açısından en güçlü mesajınız ne olur?
Öncelikle şunu bilmelisiniz: Yaşadığınız hiçbir duygu sizin zayıf olduğunuz anlamına gelmez. Kaygı yaşıyor olmanız kırılgan olduğunuzu değil, uzun zamandır güçlü kalmaya çalıştığınızı gösterebilir. Özdeğeriniz düşük hissediyorsa bu değersiz olduğunuz anlamına gelmez; yalnızca değerinizi dışarıdan aramaya alışmış olabilirsiniz. Terapi perspektifinden baktığımda şunu görüyorum: İyileşme, insanın kendine geri dönme yolculuğudur. Ve kendine dönen bir kadın, hayatını yeniden kurma gücüne sahiptir. She and Girls okurlarına mesajım şu: Hayatta çok şey yaşamış olabilirsiniz. Kırılmış, yorulmuş, hayal kırıklığına uğramış…Belki de şu an bulunduğunuz yerde, hiçbir şeyin bir daha yoluna girmeyeceğini düşünüyor olabilirsiniz. Ama şunu unutmayın: Hayat tek bir ihtimalden ibaret değildir. Her zaman başka bir yol, başka bir seçim, başka bir başlangıç vardır. Ne yaşarsanız yaşayın, kendinizden asla vazgeçmeyin. Renklerinizi soldurmayın. Sesinizi kısmayın. Hiç kimse için. Dünyada en kıymetli şey, kendi özünüzdür. Her insan bu hayata bir potansiyelle, bir yetenekle, bir nedenle geliyor. Ben buna çok inanıyorum. Ve hiçbir yetenek bir diğerinden daha az değerli değil. Kimimizin ışığı sahnede parlar, kimimizin ışığı bir çocuğun hayatına dokunurken, bir fikri büyütürken, bir kalbi iyileştirirken…
Kalbinizin peşinden gitmek bazen kolay değildir. Ama insanın varlık amacı tam da burada ortaya çıkar: Kendi hakikatine sadık kalabildiğinde.
8 Mart’ta tüm kadınlara şunu söylemek isterim:
Hayatınızda ne olmuş olursa olsun, hikâyeniz henüz bitmedi.
Ve siz, olduğunuz halinizle değerlisiniz.
Kendiniz için yaşamayı seçin. Kendinden vazgeçmemek müthiş bir cesarettir. Çünkü dünya, en çok kendisi gibi olmayı seçen kadınlarla güzelleşir.
Tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyorum.
Instagram: @psikologselenmuratoglu
She and Girls Kış 2026 Sayısı Çıktı! Kış 2026 Sayımızı ÜCRETSİZ indirerek okuyabilirsiniz!
Selen Muratoğlu Uzman Klinik Psikolog
She and Girls Kış Sayısı 2026 Sayısında Neler Var?
Meryem Sedef: “Çocuklarınızın Sessizliklerini Duyun”
Gül Arslan: “Şifanın Beden ve Zihin Yolculuğu”
Ayşenur Bekaroğlu: “Oyun ve Şefkatle Büyüyen Çocuklar”
Serda Süleymanağaoğlu: “Beslenmeni Değiştir Hayatın Değişsin”
Damla Turan: “Her Adım Bir Fark Yaratır”
Gözde Şenkal: “Yüzünüze Dokunan Renkler Işıktır”
Jana Weshahi Dalgıç: “Çocuklarınızın Duygularına Alan Açın”
Aslı Gölen Güven: “Gerçek Anlamda Nefes Alın”
Gamze Aksoy: “Cildinize Özen Göstermek Lüks Değil”
Aysu Bilgin: “İş Dünyasında Güçlü Kılavuzunuz: AYSU BİLGİN”
Gülcan Akdere: “Kendi Ritminizin Lideri Olun”
Handan Sağlam: “Bilgiyi Kullanma Yolunu Öğrenin”
Gülben Aykaç: “Mandala ile Cesaretinizi Ortaya Çıkarın”
Aysel Merve Kuş: “Havacılık Global Bir Ekosistem”
Mihriban Koca: “Yaşadıklarınızı Fark Edin”
Maren Şahin: “Premium Dünyada Fark Yaratın”
Alev Şahin: “Kaş Tasarımı Sanattır”
Sevgi Uçar:” Mimaride Zamansız Şıklık: Maisse Architects”
Ezgi Yücer: “Az Zamanla Çok Sen”
Çiğdem Feride Cerrah: “İçindeki Gücü Uyandır”
Gamze Kulaksız:” Kendinizi Duymaya İzin Verin”
Sibel Akpınar:” Gayrimenkulde Lüksün Tanımı”
Mina Çetin: “Dil Öğrenmek Bir Yolculuktur”
Candan Yazıcı:” Nefesle Bedeninizin Sesini Dinleyin”
Zeynep Sapan: “Gülümsemeniz İmzanızı Taşır”
Berna Gedik Asal:” Kalbinizin Fısıltıları Tesadüf Değildir”
Burcu Bal: “Rüyalarınızın Mesajlarını Çözün”
Seyran Aydoğdu: “Hiçbir Şey Kendimizden Değerli Değil”
Suğra Şişman: “Fırçalarda Zamanın İzleri”
Çiğdem Nur Birsayı:” Dünyayı Farkındalık Kurtaracak”
